1930’ların Chicago’sunun tozlu sokaklarında, bir akşamüstü gökyüzü turuncuya çalarken, yalnız bir canavar yeni bir hayata adım atıyor: Frankenstein’ın canavarı, kendine bir eş arıyor. Ne de olsa, herkes biraz sevgiye ihtiyaç duyar, değil mi? Christian Bale’in bu rolü öyle bir canlandırışı var ki, insan gerçekten onun yalnızlığına ortak olmak istiyor. Yanında ise, Dr. Euphronius rolünde… Kim mi? Tabii ki de yetenekli Jessie Buckley! Bu ikili, öldürülmüş bir kadını hayata döndürmeye karar veriyor. Ve işte burada işler karışıyor.
Filmin her köşesinde bir sürpriz saklı. O dönemin Chicago’su, hani şu suçun kol gezdiği, jazz’ın sokakları doldurduğu şehir, adeta başka bir karakter gibi hayat buluyor. Hayata dönen bu genç kadın, beklenmedik bir şekilde güçlü bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Düşünsene, bir an için ölümün soğuk kollarında, bir sonraki an yaşamın bilinmezliğinde… İnsan böyle bir değişime nasıl adapte olur ki?
Ama işler sadece bu kadarla kalmıyor. Yeniden doğuş sadece canavarı ve eşini etkilemiyor; aynı zamanda şehirde bir aşkı alevlendiriyor, polisin dikkatini çekiyor ve toplumda bir hareket başlatıyor. Hayat bu ya, bazen bir kıvılcım her şeyi değiştirebilir. Kim bilir, belki de bu kıvılcım, o yılların Chicago’sunun en büyük değişimini başlatacak…
Film, izleyiciyi sadece bir canavarın hikayesine değil, aynı zamanda 1930’ların toplumsal yapısına da götürüyor. Hem korkutucu hem de düşündürücü… Bu iki his bir araya nasıl geliyor derseniz, Gelin! filminde bunu harbiden göreceksiniz. Yani, biraz korku, bolca dram ve tutkulu bir aşk hikayesi arıyorsanız, bu film tam size göre. Gelin! bir kez daha “insan olmak ne demek?” sorusunu sorduruyor, ama bu sefer başka bir açıdan.